Monte Pedro 30. Bölüm

René’nin atmosferinden olsa gerek, çok zaman önce fotoğraflarını çekmekte olduğum buğday tarlalarının yanında karşılaştığım bir amcamızdan dinlediğim bu hikaye gelmişti aklıma. Konu kaybetmekti…

“Ne kadar boktan bir dergiye yazıyorum” diye içimden geçirmeden edemedim. Kim okur ki bunları? Yalnızlık… Kaybetmek… Böyle yazıların müptelası olan okuyucular var mı gerçek hayatta? Eğer öyleyse, yalnız olduklarını iddia edemezler. Çünkü derginin satışı, birbirleriyle empati yapabiliyor olmalarının neticesidir ki bu durumda yalnızlar diye bir güruhtan bahsetmek mümkün olur ve anlarım ki aslında zannettikleri kadar yalnız değiller.

Kafenin duvarlarında benim çektiğim fotoğraflardan da bir kare olmak üzere çeşitli köy fotoğrafları vardı. Sıcak ve samimi geliyordu göze ve işte bu samimiyet, az önceki hikayede bahsi geçen amcayı hatırlatmıştı bana.

Geri dönüş yolculuğu için çoktan bir gönüllü bulmuştum kendime. Bu kafede her şey gizlidir demiştim ve bu nedenle gönüllü kişinin kim olduğunu açık etmeyeceğim, her ne kadar René’nin karakterini kısmen tasvir etmiş olsam da…

Hava kararıyordu. Elektrikler gelmiş olsa keşke diye içimden geçirdim yol boyunca. Araçtan inip doğruca binadan içeri girdim ve elektrik düğmesini yokladım. Bir güneş gibi doğdu üzerime altmışlık ampul. Merdivenlerden çıkarken yersiz bir kuşku düştü içime. Ya evde birileri varsa? Ya bu adamlar pusu kurmuş benim geri dönmemi bekliyorlarsa? Arabadan indiğimi ve içeri girdiğimi görmüş olmalılar öyleyse. Daire kapısı önünde kurşuna dizilmem işten bile değil. Silahım!.. Evde kaldı kahretsin!.. Dört numarayı şimdi rahatsız etsem, yeniden başıma sarmış olacağım. Korkmak faydasız. Çaresi yok gireceksin o kapıdan içeri. Bu senin seçimin… Daire kapısı önünde durup gözlerimi kapattım. Bunu neden yaptığım hakkında hiçbir fikrim yok. Mal gibi duruyorum öylece. Ben kendimi akıllı bulurum normal zamanda ama nedense şimdi bu durumdan çok uzak olduğumu hissettim. Toparlandım ve anahtarı kilide takıp çevirdim. Tuvaletin ışığı yanıyordu. Ayakkabıyı çıkarıp sıkıca kavradım. O an için beni savunabilecek olduğuna nasıl inandıysam, ayakkabıyı değil de 9 milimetrelik bir berettayı tutuyordum sanki elimde. Tuvalet kapısının yanına kadar sessizce yaklaştım ve hızlı bir şekilde içeri hücum ettim. Neyse ki kimseyle karşılaşmadım. Büyük ihtimalle gündüz ışığı açık unutmuştum. Elektrik olmadığı için de durumu fark edememiştim.

Zarfın bugünkü görevi tamamen aklımdan çıkmıştı. Masada görünce hatırladım. Saat 18.15’i gösteriyor. Kırk beş dakikam daha var ve nedense bugünkü kişiyle de buluşmak istiyorum. Aslında beni cesaretlendiren şey buluşacağım kişinin bir kadın olması. Dolayısıyla kas gücü bakımından kendimi favori görüyorum. Yine de her ihtimale karşı silahımı yanıma alacağım çünkü büyük ihtimalle bir gece önce olduğu gibi bugünkü kadın da donanımlı bir kişilik olacaktı. Üstelik yalnız olmayacağına da adım gibi eminim.

Dolapta kalan malzemelerden bir sandviç hazırladım kendime. Aç açına ölmek istemedim belki de kim bilir? Hemen toparlandım. Silahımı, stratejik olarak kullanım kolaylığı sağlayacak en yakın bölgeme yerleştirdim, Fotoğrafı yanıma alıp, kağıtta yazılan adrese doğru yola çıktım. Taksi durağında hala hiçbir hareketlilik göze çarpmıyor. Otostop çekmek geldi aklıma. Bu soğukta herkesin daha vicdanlı davranacağını düşündüm. Kim, sınavına geç kalmak istemeyen azılı bir seri katil adayına yardım etmek istemezdi ki?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir