Monte Pedro 37. Bölüm

Yoldaydım… Kasabayı, şehri, komşuları, dört numaradaki çekici kadını, her şeyi arkamda bırakıp sessizce gidiyordum. Dört tarafını kar kaplamış bir şehirden, daha soğuk, daha beyaz ve daha  fazla yalnızlaşmama sebep olacak bir başka şehre. Otobüs yolculuklarının samimiyeti başkadır. Sıcacık koltuğunuzda usulca oturup, yolları, caddeleri, bahçeleri ve çatıları karla kaplanmış evlerin yanından geçerken seyrettiğiniz manzara içinizi üşütmek yerine daha da ısıtır, bu çok garip.

Aklımda öldürdüğüm insanlar var fakat kişilikleri değil. Su testisi su yolunda kırılıyor buna şüphe yok. Bu yüzden hiçbirine acıyacak değilim. Sadece, gerçekten ne yaptığım hakkında tam bir fikre sahip miydim, bunu düşünmek istedim.

Uzaktan ateş etmekle, düşmanın yüzüne silah doğrultmak sanırım farklı duygular yaşatır insana. Karşılıklı ateş ediyor olmamıza rağmen birçoğunun yüzüne bakamadım. Korkudan değil, bunu gözlemleyecek vaktim olmadı sadece.

“Kan Nehri Sakinleri” benim taktığım bir isimdi. İsim olmaktan ziyade aslında bu, gerçeğin başka bir şekilde ifade edilmesiydi. Bundan beş sene önce savaş fotoğrafçılığı yaptım bir dönemde, savaş esirlerinin kilit altında tutulduğu bir hapishaaneden bahsediliyordu. Ben de o zamanlar, bağlı olduğum kuruluş tarafından, bu hapishaaneyi bulmakla görevlendirilmiştim. Amaç, arşiv niteliği taşıyacak birkaç fotoğraf çekebilmekti sadece. Aslında oradaki tutsakların, beni oraya yollayanlar açısından insani hiçbir değeri yoktu. O zamanki savaşlarda birkaç şeye gerçekten değer veriliyordu.

Birincisi, sağlık hizmetlilerine asla kötü muamele yapılmıyor, hangi bayrak altında hizmet ediyor olursa olsunlar, esir alınmıyorlar ve savaşta yer alan tüm ülkeler adına görevleri bitene dek yalnızca tedavi hizmetleri için kullanılıyorlardı.

İkincisi ise, tarihin yazılmasına olanak sağlayan en önemli kilometre taşlarından birisi  olan görsel basın personelleridir ki bunlar genelde fotoğrafçılardır ve bazı şartlar dışında bunlara da pek karışılmıyordu. Bu nedenle rahat hareket edebilme şansını birçok yerde yakalayabiliyor ve bazen bundan faydalanmak amaçlı, istihbarat toplamak için görevlendiriliyorduk. Yine de ben her zaman savaşın dışında kalmayı ve mesleğimle meşgul olmayı tercih ettim. Savaşın ne demek olduğunu belki daha sonra kendi gözümden anlatabilirim fakat şimdilik konuyu dağıtmak istemiyorum.

Sonunda hapishanenin bir nehir kenarında kurulu olduğu bilgisine ulaştım ve doğruca bahsi geçen nehre doğru yola koyuldum. Nehir bölgesine yaklaştığımda artık dış dünya ile irtibat kurabileceğim hiçbir araç kalmamıştı. En yakınımdaki eve otuz kilometre uzaklıktaydım. Arabamı nehrin kenarına çekip yürümeye karar verdim. Çünkü bahsedilen türde bir hapishane varsa eğer, büyük ihtimalle ilk bakışta göze çarpmayacak şekilde, ormanın derinliklerine doğru bir yerde kurulmuş olacaktı. Öyle bir hapishane ki tutsakları iki günde bir çiğ insan etiyle beslenmekte. Hatta bu çiğ etlerin, esaret edildikleri süre içerisinde ölen insanlara ait olduğuna dair rivayetler bile vardı.

Nehrin kenarındaki ormanın derinliklerine doğru yavaş yavaş ilerledikten bir süre sonra takip edildiğim hissine kapıldım. Yalnız olduğumu asla düşünmemiştim ama onlara bu kadar çabuk yaklaşmış olabileceğim da aklıma gelmemişti. Bir çıtırtı duydum ve arkama dönüp baktığımda tüfeğini bana doğrultmuş bir askerle göz göze geldim.  Elleri ve ayakları kanla boyalıydı ki bu da beni doğru yolda olduğuma ikna etmeye yetmişti. Birkaç saniye konuşmadan birbirimizi süzdük. Fotoğrafçı olduğumu anlamış olacak ki, kimsin sorusu yerine, neden buradasın sorusunu sormayı tercih etmişti…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir